Bugün dünyada siyasal sistemler yalnızca güvenlik aygıtlarıyla değil, çok daha derin bir alan üzerinden varlığını sürdürmektedir: zihinler.
İran örneği bu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır. Besic Teşkilatı yalnızca bir milis gücü ya da güvenlik unsuru değildir. Aynı zamanda toplumu şekillendiren, yönlendiren ve belirli bir ideolojik çerçeveye oturtmayı hedefleyen çok katmanlı bir yapıdır.
Devletlerin sürekliliği yalnızca fiziki güçle sağlanamaz. Asıl belirleyici olan, toplumun o sistemi ne ölçüde benimsediğidir. İşte bu noktada “endoktrinasyon” dediğimiz kavram devreye girer. Yani bir düşüncenin, bir ideolojinin, sorgulama alanı daraltılarak bireylere sistemli biçimde aktarılması.
İran’da bu süreç yalnızca resmî söylemlerle sınırlı değildir. Aileden okula, üniversiteden iş hayatına kadar uzanan geniş bir alanda, bireylerin düşünce dünyasına temas eden bir mekanizma söz konusudur. Bu yönüyle Besic yalnızca bir güvenlik aygıtı değil, aynı zamanda bir toplumsal yönlendirme aracıdır.
Burada kritik olan nokta şudur: Toplumsal kontrol, sadece baskı ile değil, rıza üretimi ile kalıcı hâle gelir.
İnsanlar bir sistemi sadece korktukları için değil, doğru olduğuna inandıkları için sürdürürler. Bu inanç ise çoğu zaman kendiliğinden oluşmaz; belirli araçlar ve yapılar aracılığıyla inşa edilir.
Ancak bu noktada ince bir çizgi vardır. Eğitim ile endoktrinasyon arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Eğitim, bireye düşünmeyi öğretir. Endoktrinasyon ise ne düşüneceğini.
Bir toplumda farklı fikirlerin varlığı zayıflık değil, aksine sağlıklı bir yapının göstergesidir. Çünkü sorgulama ortadan kalktığında düşünce donuklaşır; düşünce donuklaştığında ise toplum gelişme kapasitesini kaybeder.
İran örneği bize şunu hatırlatmaktadır: Bir sistemi anlamak için yalnızca görünen kurumlara değil, o sistemin bireylerin zihninde nasıl karşılık bulduğuna da bakmak gerekir.
Çünkü zihinler yönetildiğinde, toplum zaten yönlendirilmiş olur.
